18 Kasım 2018 15:31

Muhammet Şakiroğlu msakiroglu@gmail.com

Yardımcı Doçentlik Düzenlemesinde Temel Sorun Ne?

Mevzuya girizgâh yapmadan girelim. YÖK, akademik sistemde bir kısım düzenlemeler yapmakta olduğuna dair bir açıklama yayınladı. Ardından, “Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi” adıyla bir taslak kamuoyu ile paylaşıldı. Temelde, üniversitelerdeki akademik yapılanmada ve doçentlik atama ve yükseltilmelerinde, iki parçadan oluşan bir revizyon söz konusu. Ana motivasyonunu yardımcı doçentlik kadrosunun dönüştürülmesinin oluşturduğu bu düzenlemede, ilaveten okutman, öğretim görevlisi, uzman vs. kadrolarda bir konsolidasyona da gidildiği görülmektedir.  Her ne kadar bu düzenlemede (Profesörlük hariç) neredeyse tüm akademik kadrolara dair bir takım düzenlemeler söz konusuysa da Yardımcı Doçentliğin kaldırılması tartışmasına binaen yapıldığı için bu adla anılacaktır.

Tersten başlayacak olursak, doktora derecesine sahip olmayan öğretim elemanlarının tek bir çatı altında toplanmasının (Öğretim Görevlisi) oldukça isabetli bir karar olduğunu düşünüyorum. Taslağın en makul yönü budur.

Yardımcı doçentlik kadrosu, neredeyse tüm dünya akademilerinde var olan bir kadrodur. Nitekim yeni düzenlemede kaldırılma saikiyle yola çıkılmasına rağmen, temelde hiçbir değişiklik yapılmamış, yalnız, yardımcı doçent unvanı yerine Doktor Öğretim Üyesi denmiştir. Mahiyette ise hiçbir değişiklik yoktur. Başlangıçta Öğretim Görevlisi Doktor olarak tasarlanan ve duyurulan yeni düzenleme, halen yardımcı doçent kadrosunda çalışan öğretim üyeleri tarafından tenzili rütbe olarak algılandığı için haklı olarak infiale yol açtı. Ancak, daha sonra doktor öğretim üyesi olarak düzenlenince, vuzuha kavuşmuş gözükmektedir. Yeni düzenlemede maaşta iyileştirme olacağı öngörülmektedir ve sözleşmeler dört yılda bir yapılacağı için eskisinden avantajlı bir durum söz konusudur. Tartışılacak çok bir mevzu da kalmadı esasında… 

Tasarının en tartışmalı kısmı ise doçentlik yükseltilmeleri ve atamaları ile ilgili kısmıdır.  Bu kısımda ilk düzenleme, dil yeterliliği ile ilgilidir. Daha önce 65 olan dil barajı, 55 olarak esnetilmektedir. Gerçi YÖKDİL sınavı ile bu baraj zaten fiilen 55’e çekilmiş idi. Yaklaşık 10 puanlık fark sağlayacak derecede kolaylaştırılan sınava ek olarak, dil barajının aşağı çekilmesi, dil yeterliliğinin fiilen kaldırılması anlamına gelmektedir. Ülkemizde dil yeterliliğinin okuma, kelime bilgisi, gramer üçgeninde test edildiği sınavların akademik kullanışlılığı tartışılabilir. Hatta bu sınavların yerine dinleme/anlama ve yazma becerilerinin de hesaba katıldığı bir ölçme sistemi düşünülebilir. Ancak, YÖKDİL sınavı ile fiilen indirilen dil yeterliliğinin üstüne yasal düzenleme ile dil barajının kuşa çevrildiği ve akademik kaliteyi daha da aşındıracağı muhakkaktır. Ülkemizdeki üniversitelerden birinde Doçent unvanı ile çalışan bir öğretim üyesinin, kongre katılımı için gittiği Almanya’dan, derdini anlatamadığı için geri çevrildiği vasatta, dil barajını indirmek, lâl bir akademik camiayı kabullenmek demektir. Doçentlik sınavlarının içeriğine dair yapılan bir diğer düzenleme de mülakat olarak adlandırılan sözlü sınavın kaldırılmasıdır. Yer yer jüri tarafından suiistimal edilen sözlü sınav, uzun süredir işlemeyen bir başka sınav olan doktora yeterlilik yerine ikame edilmekteydi. Doktora kalitesinde gözle görülür bir düşüşün yaşandığı akademide, sözlünün kaldırılması, son emniyet supabının da kaldırılması demektir. Oldukça yanlış olduğu kanaatindeyim.

Gelelim asıl konuya… Akademinin en temel sorunu yükseltilme şartları ya da kadro isimleri değil, nitelikli akademik üretim eksikliğidir. Yayın kalitesi yerlerdedir. Yapılan tezler ve bilimsel çalışmaların uluslararası piyasada değeri çok düşüktür. Doktora tezlerinin yüksek çoğunluğunun alana hiçbir katkısı yoktur. İntihal ve fabrikasyon oldukça yaygındır. Üniversiteler iş ve işçi bulma kurumlarına dönüşmüştür. KPSS’den atanmayanlar üniversitelere akademisyen olarak yerleştirilmektedir. Bu düzenleme, yukarıda kabataslak sıraladığım hiçbir soruna çözüm değildir. Akademisyenlerin mutlu edilmesine dair düzenlemelerin yerine, bu grubu daha fazla üretmeye teşvik edecek tedbirlerin alındığı düzenlemelere ihtiyaç vardır. Yeniden atama ve yükseltilme kriterlerinde kaliteyi (yayın niteliğini) arttırmaya dönük tedbirleri tartışmak daha verimli olacaktır. Üniversitelerin bütünüyle merkezi bütçeden finanse edildiği, tüm öğrencilerinin ÖSYM tarafından gönderildiği bir sistemde, üniversitelerin kurumsal kaliteyi arttıracak çaba içerisine girmesini gerektirecek bir mekanizmamız yok. Ayrıca, hiçbir akademik kadro ya da akademik yönetici için somut bir başarı kriteri yoktur. Bütün bunlara ek olarak hala yükselmede sorun yaşayanlar için kolaylaştırıcı düzenleme yapmak, ya da ülkenin akademik gündemini yükseltilmelere indirgemek, sorunun perdelenmesi demektir. Şu an asıl tartışılması gereken konu, yardımcı doçentliğin ismi değil ne kadar üretmesi gerektiği olmalıydı. Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele’sinden ödünç alacağım bir Deli Emin repliği ile kapatayım: “Koca üç yılı hala 0,03 IF’lü bir dergi makalesinde ara yazar olarak (iki takla ile) savuşturan doktor öğretim üyeleri var…”