25 Temmuz 2017 01:34

Samet KAVOĞLU sametkavoglu@hotmail.com

Sınır ve sinir hattında Türkiye

Türkiye'nin sınırları sorulduğunda çoğu vatandaşımızın aklına Edirne'den Ardahan'a, Sinop'tan Hatay'a izdüşümsel olarak yaklaşık 785 bin km2 olan vatan toprağı gelecektir. Son olarak Atatürk'ün direktifleri, Türk devlet aklının başarılı hamleleriyle Hatay'ın anayurda katılmasıyla şekillenen Türkiye'nin fiziki sınırları ve münhasır egemenlik alanı tartışmaya gerek olmayacak şekilde nettir. Batılı bazı düşünce kuruluşlarınca çeşitli dönemlerde servis edilen Ortadoğu'yu yeniden tanzim haritalarında Türkiye'yi bölme arzuları vücut bulsa da, ilgili düşüncelerin olgusal tekabüliyete erişme olanağı yakın, orta ve uzun vadede öngörülebilir olmaktan çok uzaktır.

 Peki Türkiye'nin yaklaşık üç bini kara olmak üzere toplamda on bin km'yi aşan fiziki sınırları, hinterlandı / etki sahası, bir başka ifadeyle gönül coğrafyasıyla arasına tahkim edilmiş sur, aşılmaz engel midir?

Yakın tarihe bakıldığında genç Cumhuriyet'in Osmanlı kurumlarını dikkate değer oranda tasfiye etme, dönüştürme ve/veya yeniden yapılandırma arayışına girmekle birlikte fiziki sınırların ötesinde kalan Osmanlı mirası topraklarla da bağlantılarını koparmadığı, ikili anlaşmalar ve bölgesel paktlar yoluyla ilişkileri belirli ölçülerde sürdürme arayışında olduğu görülmektedir. Fakat II.Dünya Savaşı'nın küresel ölçekte yarattığı yıkım ve akabinde Soğuk Savaşın yeniden şekillendirdiği dünya düzeninde Atlantik bloğunun çevre ülkesi konumuna gelen ve SSCB tehdidini yoğun olarak yaşayan Türkiye, pek çok orta ölçekli devlet gibi blok içi denge politikaları bağlamında hareket etmeye zorlanmış; ağırlığı karşı blokta yer alan gönül coğrafyasıyla da görece bağlantıları azalmıştır.

Bu süreçte kapalı ekonomi ve gümrük duvarlarıyla bir yandan yerli burjuvazisini büyüten, bir yandan da devlet eliyle sanayileşmeye devam eden Türkiye, 20. yüzyılın son çeyreğinde Soğuk Savaşın bitimi, SSCB ve Yugoslavya'nın dağılmasıyla -yeni olaşan riskler göz ardı edilmemekle birlikte- aradığı fırsatı yakalamıştır. Blok baskısının göreli azalması ve egemenliğine yeni kavuşan eski Sovyet ülkeleriyle Türkiye'nin tarihi, kültürel, etnik ve dini bağları dikkate alındığında Orta Asya ve Kafkaslardan Balkanlara kadar uzanan muazzam büyüklükte potansiyel bir etki alanı oluşmuştur.

Şüphesiz ne Türkiye, ne de bölge ülkeleri bu derece büyük ve hızlı bir değişime hazırlıklı değildi. Fakat kısa sürede merhum Demirel'in öncülüğünde ağırlıklı olarak Türkî Cumhuriyetlerle ilişkilerin geliştirilmesi yoluna gidilmiş, eksikleri, yanlışları olmakla birlikte fiziki sınırların ötesine geçen iktisadi, siyasi ve kültürel girişimler başlamıştır.

Barışı arayan Balkan toprakları da Türkiye'nin radarında olmuş, Bosna Hersek ve Kosova hattında diplomatik faaliyetlerin yanı sıra uluslararası barış gücü dahil farklı sert güç parametreleri doğrudan ve/veya dolaylı olarak dönemin şartları ve fiziki/teknik yeterlilik ölçüsünde kullanılmaya çalışılmıştır.

Bir yandan Balkan coğrafyası kırılgan da olsa barışını sağlarken, Türkiye'nin de siyasi çalkantılarını görece azalttığı ve iktisadi rasyolarını pozitif yönde geliştirme eğilimine girdiği 21. yüzyılla birlikte Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Afrika hattıyla birlikte ama belki de en etkin biçimde Balkan coğrafyasına yöneldiği görülebilir.

Bugün Balkanlarda kısa bir tur yaptığınızda Priştina'da sizi karşılayan havalimanında, Saraybosna'da girdiğiniz markette, Mostar'ın gerdanlığı medeniyetleri bağlayan Mostar Köprüsünde, Üsküp'te ibadet ettiğiniz camide, Kalkandelen'in tarihi yapılarında, Prizren'in arnavut kaldırımlarında dinlenmek için oturduğunuz bankta ve hatta Atina'da izlediğiniz televizyon dizisinde dahi Türkiye'nin izini görebilirsiniz.

Batılı güçler için uzun zaman ucuz işgücü, görece büyük bir pazar olarak değerlendirilen Türkiye'nin, sosyalist etki sahasından çıkarmak ve egemenlik alanları altında bir pazar oluşturmak için legal/illegal çaba harcadıkları Balkanlar'da iktisadi, siyasi ve kültürel sahada gücünü giderek arttırması, mevcut pazar ve etki alanları daralan güçlerin sinir hatlarına hiç şüphesiz baskı yapmaktadır.

İlgili ülkelerin küresel ölçekte Çin, Uzak Asya, Latin Amerika, Hindistan, Güney Afrika gibi güçler tarafında da iktisadi olarak baskılandığı düşünüldüğünde "arka bahçe" olarak görülmek istenen yakın kuşak içerisinde etkinliği artan Türkiye ile rekabeti hoş karşılamadıkları ve Türkiye'yi farklı açılardan baskılayarak ön alıcı olmaya çalıştıkları görülmektedir. Yakın dönem Türkiye-AB ilişkilerini bu açıdan da okumak yararlı olacaktır.

Türkiye'nin ufki sınırlarını genişletmesinden rahatsızlık duyan yegane bloğun ya da aktörün ifade edilen güçler olmadığı da bilinmelidir. Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu, Afrika ve Arap Yarımadasına dönük her hamle bölge coğrafyası üzerinde tahakküm kurmak isteyen küresel ve bölgesel aktörlerin yanı sıra demokrasisinin işlerlik kazanamadığı baskı rejimleri tarafından da risk olarak algılanabilmektedir.

Özetle Türkiye'nin yumuşak güç ve kamu diplomasisi araçlarıyla tahkim ettiği iktisadi, siyasi ve kültürel sınır hattını genişletme arayışları arttıkça rakiplerinin sinir hatları da gerilecek, yeni fırsat ve riskler eş zamanlı olarak gelişecektir. Fakat risk almadan büyümek, 80 milyona yaklaşan nüfusa istihdam ve refah sağlamak mümkün değildir.

Mühim olan katma değeri yüksek, ölçülebilir riskleri olan dış politika hamlelerini stratejik akla uygun yöntem ve araçlar kullanarak yapmak ve hedef ülke kamularıyla sürdürülebilir ilişkiler tesis edebilmektedir.

Dalgaların hiç olmadığı kadar haşinleştiği açık denizde yol alan Türkiye gemisini güvenli biçimde yeni ufuklara taşımak ülkeyi büyütecek yegane yoldur.

Dalgalar aşılabildiği ölçüde başarı kaçınılmazdır.

O halde denizcilerin dediği gibi;

'Vira Bismillah…'