19 Ocak 2019 20:18

Hatice KÜBRA kubra@internethaber.com

Sanal gerçeklik ve gerçekliğinden kopan nesiller

90'lı yılların sonlarına doğruydu...

Kuzenim misafirliğe gelen teyzemlere bir türlü rahat vermiyor, ısrarla eve gitmeleri gerektiğini söylüyordu. Israrlar bir süre sonra ağlamalara dönüştü. "Bebeğimin yemek saati geçiyor, gitmezsek ölecek" diyordu üzüntüyle. 

Önce kendi hayal dünyasında oyuncak bebeğiyle kurduğu bir bağ sandığım bu durumun aslını daha sonra anladım. Meğer bir "sanal bebek" furyası almış başını gitmiş.

Tamagotchi olarak bilinen bu elektronik oyuncakların içinde çeşitli hayvanlar ve kız çocuklarına özel bebekler bulunuyordu. Yemek saatinden oyun saatine, her şeyi belirli olan bu bebekleri vaktinde beslemezseniz ölüyorlardı. 

Oysa bez bebekler ya da oyuncak bebeklerimiz öyle miydi? 

Kendi kurduğumuz hayal dünyamızda, bizim belirlediğimiz zamanda, bizim istediğimiz şeyleri yaparlardı.

Bir sınırlarını tamamen bizim belirlediğimiz dünyada oyun oynamanın özgürlüğünü, bir de kazara sanal bebeğini evde unutan bir çocuğun "bebeğim ölecek" baskısıyla yaşadığı ızdırabı düşünün. 

Sanal dünyanın zihinlerimizde oluşturduğu dayatmacı paralel evrenin ilk ve en belirgin örneklerinden birisidir bu benim için. 

Sonrasında geçen zamanda çok şey değişti.  İnternet, akıllı telefonlar, sanal gerçeklik gözlükleri, arttırılmış gerçeklik teknolojileri...

Hep gerçeğe daha yakın olabilmek için ama bizi gerçeklikten biraz daha koparan teknolojilerle donatıldık. 

SANAL OLANIN PEŞİNDEN KOŞMAK


2016 yılıydı...

Apartman girişinde karşılaştığım komşumuzla sohbet ederken oğlunun ava gitmesinden dert yandı. Üniversite sınavına hazırlanıyordu oğlu ve bu av merakı da nereden çıkmıştı!

"Ne avlıyorlar abla?" diye sorduğumda cevabı beni epey şaşırttı. "Amaan ne biliyim, telefondan bişeyler çıkıyormuş. Onu avlamaya gidiyor." 

Tahmin ettiğim şey mi acaba diye "Pokemon mu?" dedim. "Evet, evet ondan. İki ekmek almaya bakkala gönderemediğim çocuk şimdi sokaktan içeri girmiyor" diye cevap verdi. 

O dönem bir uygulamayla akıllı telefonlara indirilen "Pokemon Go" oyunu tüm dünyayı sarmış, bir çılgınlık halinde insanlar pokemon avlamak için sokaklara dökülmüştü. Ama itiraf etmeliyim komşumun oğluna kadar yaygınlaştığını tahmin edememiştim.

Bir insan selinin sokaklardan hızla aktığı, yüzlerce insanın birlikte ama aslında yalnız başlarına, ellerindeki cep telefonundan kafalarını kaldırmadan, orada ama adeta orada değilmiş gibi davranarak sanal bir görüntüyü avlamaya çalıştıkları o anlar unutulmazdı. 

Bu da benim için sanal dünyanın sadece zihinlerimizi değil bedenlerimizi de kuşatan bir yayılmacılıkla nasıl bir yalnız insanlar ordusu oluşturduğunun en çarpıcı örneklerinden birisi oldu. 

Buna benzer onlarca örnek verebiliriz. 

Bugün arkadaşlarıyla sosyalleşmesi için dil döküp sokağa indiremediğiniz ya da bir büyüğünü ziyarete gitmek için ikna edip dışarı çıkaramadığınız gençlerin "gerçek" olmayan Pokemonları avlamak için sokağa koştuğunu görmek ne düşündürüyor size?

Kabul edelim ya da etmeyelim gelişen teknolojilerle "gerçeklik" algıları yerle bir edilirken bundan en çok etkilenenler gençler oluyor. 


SANAL ÜZERİNE BİR KİMLİK İNŞA ETMEK


Kimliklerini, ilişkilerini ve iletişim biçimlerini gerçekte olmayan, sadece zihinde tasarlanan bir dünya üzerine inşa eden gençler, aidiyet bağlarını da yine bu sanal üzerinden kurar. Çevresinde bulunan bir amcaya, ablaya, dedeye ya da teyzeye öykünmek, tarihi bir kişilikten kendine rol model seçmek artık çok gerilerde kalmıştır. 

Kimliğini, takip ettiği sayfaların popüler hesapları üzerinden oluştururken aidiyet duygusunu da  rol model aldığı popüler kişi/kişilerin "fun"ı (hayran) olarak tatmin etmektedir. Aynı müzik türlerini dinleyen, aynı tarz giyinen, aynı şeyleri yapmayı seven ve milyonlarca üyesi olan bir sanal cemaatin üyesi olmak "biz" duygusunu sanal da olsa karşılamaktadır onun için. Hatta öyle ki aralarında sadece kendilerinin anlayabileceği terimlere, esprilere ve hareketlere bile sahiptirler. Bu da kendilerini "farklı" ve "özel" hissetmek için yeterlidir. 

Bu sanallık onu öylesine kuşatmıştır ki ne ailesiyle birlikteyken ne de arkadaşlarıyla bir aradayken o dünyadan kopamaz. Aynı odada bulunduğu hatta aynı koltukta yan yana oturduğu ebeveyniyle arasında fiziksel bir mesafe olmamasına rağmen zihinsel ve duygusal olarak uçurumlar vardır. Elindeki cep telefonu sayesinde o bambaşka bir dünyada yaşamaya devam eder. Bu arafta olma haliyle ne tam anlamıyla orada, ne de tam anlamıyla buradadır.

Kimliğini sanal üzerinden inşa eden genç için, gerçek hayatın içinde olmak bir türlü rahat edemediği bir yerde oturmak gibidir. Sürekli huzursuzdur ve bir an önce kalkıp gitmek ister. 


Bugün ailesinden ve çevresinden giderek uzaklaşan, günlük ilişki biçimlerine yabancılaşan bu gençler artık kendilerine de yabancılaşmaya başlamıştır. Bu yabancılaşma derin bir yalnızlığı da beraberinde getirir. Fakat onun zihninde sanal olanla gerçek olan o kadar birbirine karışmıştır ki ne içinde bulunduğu yalnızlığı kavrayabilir ne de kendine bile yabancılaştığının idrakine varabilir. 


SEYRETMENİN KONFORLU EDİLGENLİĞİ İÇİNDE...


Görünme hastalığının bir tümör gibi ruhlarımızı sardığı bu dünyadan gençler de nasibini fazlasıyla almıştır. 

Gelişen teknolojilerle birlikte yaratılan sanal dünyada, olmak istediği kişi olabilmekte, görünmek istediği gibi görünebilmektedir. Çünkü yeni çağın mottosu "göründüğün kadar varsın"dır ve bir genç elbetteki tüm varlığıyla "ben de buradayım" demek ister. 

Bir nevi sanal bir inziva alanı sunan ama bir o kadar da "varlık ve yokluk" mücadelesinin savaş alanı haline gelen sosyal medya mecraları bunun için biçilmiş kaftandır. Bir yandan görünürlüğü sağlayarak bireye etkin olduğunu hissettirirken diğer yandan seyretmenin edilgenliğini yaşatır. 


Saatlerce Youtube'da, Facebook'ta, Instagram'da ya da diğer internet mecralarında başkalarının kurgulanmış hayatlarını, yaptıklarını, anlattıklarını izlemek insanları birbirinden uzaklaştırıp, gerçeklik duygusundan koparır. 

Bir konu hakkında sadece izleyerek sanal deneyimler edinebilen gençler için gerçek dünyada karşılaşabileceği durumlar üzerine emek harcamak elbette cazip gelmez. Kolay yoldan etkileşim içinde olabileceği, üstelik risk almadan yürütebileceği ve olasılıkları önceden hesaplanmış bu dünyanın içinden çıkıp; yaşayarak öğreneceği, zaman harcarken efor sarfedeceği, kafa yoracağı bir "gerçek"liğe kim geçmek ister ki? Deneyerek öğrenebileceği her şeyin zaten bir "simülasyonu" sunulmuştur ona. Dolayısıyla ona 
göre sanal olan, gerçek olandan çok daha korunaklı ve zahmetsizdir. 


FİLTRELENMİŞ HAYATLARDA KAYBOLAN GERÇEKLİK ALGISI


Sanal dünyada yaratılan gerçeklik algısı hep en mükemmelin, en idealin üzerine kurulduğu için sosyal paylaşım mecralarında en güzel haliyle boy göstermek ister. Teknoloji de sağolsun, bunu sonuna kadar destekler. 

Artık fotoşop programlarıyla orası burası düzeltilmiş bedenler, filtrelenmiş yüzler, efektlenmiş ortamlarla karşı karşıyayız. Elimizin altındaki akıllı telefon uygulamaları bize pürüzsüz bir hayat yansıtmak için tüm olanakları sunmaktadır. 

Filtrelerden geçirilmiş ve üzerinde oynanmış bu “gerçeklik”, orjinal bir markanın orjinalinden daha iyi duran “çakması” gibidir. 


Kurguladığı bir kişiliğin yanında bir de tasarladığı görselliğe sahip olmak sanal da olsa yeni bir “ben”e kavuşturur bireyi. Doğrusu Yunus Emre’nin “bir ben vardır bende benden içeru” sözü hiç bu kadar yanlış anlaşılmamıştı! 

Eskiden bir ünlünün fotoğrafını alarak estetik uzmanlarının yolunu tutan ve "beni buna benzet" diyen gençler; bugün özel efektli selfi programlarında göründükleri gibi olmak istiyor ve estetik cerrahlarına giderek "beni bu fotoğraftaki bana benzet" diyorlar.

Bunun ne anlama geldiğinin farkında mıyız?

Başkalarının zihninde bir tasarım olarak var olmayı kendisi olmaya tercih etmek de yetmiyor artık. 

Kendilerini de kurguladıkları o tasarım gibi görmek isteyen gençler, kendi kimlikleri kadar kendi bedenlerine de yabancılaşıyor ve kendini kendinden bile yalnızlaştırıyor. Sabah kalktığında aynada gördüğü filtresiz yüzü değil, sanal dünyada bir estetik cerrah gibi üzerinde oynayıp paylaştığı ve yüzlerce "like" alan o yüzü istiyor. 

Sanal olanın büyüsü öyle kuşatıyor ki benliğini çevresi, ailesi ve en sonunda kendi gerçekliğiyle de bağlarını gevşetiyor. 

Geleneğine, geçmişine, ailesine, çevresine, mahallesine yabancı bir neslin artık kendi haline, hareketine, duruşuna ve en nihayetinde yüzüne bile yabancılaşması ne ifade ediyor size? 

Bizde bir deyim vardır: "Kendiyle baş başa kalmak"

Bu, insanın en yalnız olduğu, kendi kendine kaldığı zamandır. Kimi zaman bir yüzleşme, kimi zaman kendini dinleme, kimi zaman bir dinginliktir. 

Bugün gençlerin içine çekildiği yalnızlığın boyutunu görmek için, yaşadıkları yabancılaşmayı bu deyim üzerinden okumak kafidir. 

Kendiyle bile baş başa kalamayan bir gençliğin akın akın geldiğini gördükçe insanın içinden "meğer ne güzel şeymiş aslında insanın kendiyle baş başa kalabilmesi" demek geçiyor. 

(Bilim Kadın Dergisi "Yalnızlık" sayısından... "Yalnızlığın kaç GB?") 

twitter.com/Htckubra 

Facebook Hatice Kübra