23 Ağustos 2017 18:45

Nuran Yıldız nuran@nuranyildiz.com

'Kontrollü Kaos'

IŞİD, bölgede “kontrollü kaos” için oluşturulmuştu.

Ne demek bu?

Şu demek:

Alex Joxe’un “Kaos İmparatorluğu”nda yazdığına göre, yeni zamanların dünya lideri olmaya hevesli devletleri, güçlerini göstermek için kendilerinden uzakta kaos ve kriz bölgesi oluştururlar.

Sonra da sorunu çözmek için o bölgelere, “barış ve özgürlük” gibi hoş kavramlar altında asker gönderirler.

Ne var ki.

Yeni dünya düzeni, artık “kontrollü kaos”u olanaksız kılıyor. Kaos var, kontrol yok.

Bunun pek çok nedeni var;

Birincisi, artık benzer olaylar benzer sonuçları doğurmuyor. Birkaç yıl önce. Bu tahmin edilemezlik nedeniyle Beyaz Saray, Ortadoğu istihbarat masasının tepe ismini görevden almıştı.

Nafile çaba.

Sorun kişinin başarısızlığı değil, ortamın gerçekten kaotik olduğuydu.

İkincisi, kaos için gereken şey “hareket”, hareket için gereken ise “harekete olanak verecek boşluk”tur.

Batının önce yüceltip sonra linçle ya da idamla öldürttüğü bölge liderlerinin geride bıraktığı boşluğun IŞİD için oyun alanı oluşu gibi.

Bu bağlamda. Paris’teki terörden London School Economics ya da Harvard Üniversitesi sorumlu sayılabilir.

O tür merkezlerde parayı veren Ortadoğu üzerine algı satın alabiliyor. Birkaç yıl önce bu kurumların üniversite-politika ilişkisi ortaya çıkınca, güya demokrasi savunucusu önemli isimler (Giddens, Nye, Barber vs.) istifa etmek/ özür dilemek zorunda kalmışlardı.

Üçüncüsü, neo-liberal politikalar başka tür boşluklar da ortaya çıkardı. Kurum ve kurallar zayıfladı.

Düzenli ordular, karşılarında kuralsız, ne zaman nerede ortaya çıkacağı belli olmayan terörize gruplar buldular.

Dördüncüsü, ortamdaki parametrelerin sayısı hesaplanamaz hale geldi. Kimin eli kimin cebinde karıştı.

Beşincisi, iletişim araçları aracılığıyla “eşitlik” hissi yaratıldı, gerçekte ise eşitsizlikle yaşayan insanlar vardı.

Ve. Onlar dün Ankara’da tren garında, bugün Paris’teler.

Onlar Suriyeli, Fransız, Belçikalı ya da çabuk unuttuğumuz Oslo katliamındaki gibi Norveçliydiler.

Kumpasla tutuklanan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un kitaplarını imzalarken anımsattığı gibi “Barış ve güvenlik ya her yerdedir ya da hiçbir yerdedir” sözünün anlamını G20 liderlerinin akıllarında tutmaları gerekir.

Tehlike her yerde. Artık kaçacak yer yok.

Bir ay önce. Ankara’da. 100’ü aşkın insan öldürüldüğünde, liderlerin Paris için attığı canhıraş çığlıkları duymadık. Usulen yapılan açıklamalar dışında ses gelmedi.

Oysa. Politikalarında teröre müsamaha olan her ülke bu kaosun içindedir.

Yeni zamanlar, herkesin doğrunun ne olduğunu bilip hiç kimsenin doğruyu yapmamasıyla karakterizedir.


ALGI YÖNETİMİ BÖYLE BİR ŞEY

En büyük kapitalist Ali Koç çıkıyor, “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir” diyor.

Ağızlar kulaklarda. Koç’un “sol”a dair bir şeyler ifade ettiğini düşünüyorlar.

O kadar ki “adayım” dese, CHP Genel Başkanlığına seçilebilir.

Oysa Ali Koç, “kapitalizm ortadan kalkmayacağına göre paşa paşa eşitsizliği kabul etseniz iyi olur” demeye getiriyordu. Getirmiyor muydu?


NEREDEN NEREYE…

Erkan Mumcu’yla karşılaştık uçakta. Çoktandır görüşmemiştik.

Tanıdığım ilk siyasetçilerden biri olması nedeniyle önemlidir benim için.

FETÖ kumpaslarının birinde, İlker Başbuğ’dan Mumcu’ya haber taşıdığımla ilgili uydurma bir belge konusu vardı.

Baştan sona uydurmaydı.

Hayatın doğal akışına ve de akla aykırı belgelerle insanların ömürlerinin çalındığı günlerdi.

Bizim senaryoyu yazanların hakkımızda az biraz fikirleri olsaydı bu kadar saçmalamazlardı.

Ben laf taşımaktan hoşlanmam ayrı, akıl süzgecinden geçmeyen bir lafı taşıyacak kadar zeka özrüm de bulunmuyor.

Mumcu’yu az tanıyan bile bilir ki, ne denirse tersini yapan bir adamdır.

Başbuğ ise, yapılacak bir şey varsa onu aracılarla yapmaya gerek duymayacak kadar zeki biridir.

O günlerde. FETÖ kumpasları karşısında, bizler “yalan” dediğimizde kulak tıkayanlar, bugün o yalanları açık etmek için çaba sarf ediyorlar.

Hayat tuhaf da denebilir. İlahi adalet de.

Sohbet ettik. “Cumhurbaşkanını halkın seçmesinin yolunu açtın ama ortada yoksun” dedim. Pencereden bulutlara baktı.

Saçları daha beyazdı. Sakalları daha beyaz ve uzundu.

Yine de. İçindeki çocuk zamana, olaylara rağmen hiç büyümemiş, öylece kalmıştı. Tanıştığımızda neyse şimdi de oydu.

Keyifli bir işten söz ederken gözleri aynı heyecanla parlıyordu yine.

Hep olduğu gibi, o kızdı ben güldüm. Ben kızdım o güldü.

Ne olursa olsun, hayat ne getirirse getirsin eski dost, eski dosttur.


AKLIMDA KALAN

O yardımsever kabin görevlileri: TK 2174 ile İstanbul-Ankara uçuyorum. Telefonuma elimi atıyorum bulamıyorum. Kapattığımı hatırladığım için uçakta olduğundan eminiz. Ceplerimde yok. Çantada yok. Kabin görevlileri oturduğum koltuğun minderini kaldırıyorlar, etrafa bakıyorlar yok. Yok. Yok. Bütün uyarılara rağmen, içindekileri yedeklememişim. Delireceğim. Kabin amiri Gülnihal Tuncel “Üzülmeyin” diyor, “o telefonu bulacağız, gerekirse teknik ekip gelir koltuğu söker.” Uçak indi. Teknik ekibin gelmesini beklerken. Hem kabin amiri Gülnihal, hem de kabin görevlisi Didem Vural, yere uzandılar. Birinin elinden ekmek maşası, diğerinin elinde elbise askısı telefonuma ulaşmaya çalıştılar. Uçak kalkışa geçtiğinde telefon kayıp oturduğum koltuğun yuvasına girmiş! Aksilik. Onların çabalarına bakarken “biz başkayız” diyorum içimden. Başka bir ülkenin havayolunda benzer durum olsa görevliler “Teknik ekip gelsin telefonunuzu çıkarsın” deyip beklerlerdi. Bizimkiler gibi yerlerde sürünmez, yardım etmek için kendilerini paralamazlardı. Buradan THY Basın Müşaviri Ali Genç aracılığıyla o uçuş ekibine sevgilerimi gönderiyorum.