21 Kasım 2017 07:10

Samet KAVOĞLU sametkavoglu@hotmail.com

Kim bu doktor?

Akşam saatlerinde TEM otoyolu Kaynaşlı gişeleri mevkiinde meydana gelen kazada aynı araç içerisinde yolculuk eden iki kişiden baba olay yerinde hayatını kaybederken, ağır yaralı çocuğu ameliyat edilmek üzere hastaneye kaldırıldı.

Çocuğu gören operatör doktor, heyecanlanarak: “üzgünüm bu çocuğu ameliyat edemem. Bu benim oğlum…” dedi.

Çocuğun babası kazada hayatını kaybetmiş olmasına rağmen doktor da doğru söylemektedir. Peki bu durum nasıl mümkün olabilir?

Toplumsal yapının, düşünce sistematiğini nasıl etkilediğini ortaya koymak adına 1976 yılında Amerika'da yapılan deneyde benzer bir vaka anlatılmış; çoğu Amerikalı ifade edilen durumun olanaksız ve doğruluğu düşünülemez olduğunu belirtmiştir. Zira o dönemde bir annenin doktor ve özellikle de operatör doktor olabilmesi alışılmış şeylerden değildir.

Günümüz Türkiye'sinde aynı araştırma yapıldığında sonuçlar maalesef ki benzerlik göstermektedir. Üstelik yükseköğrenim görmüş, çalışan kadınlarda da istatistiki açıdan dikkate değer oranda anlamlı farklılaşmanın olmadığı gözlenmektedir. Bu tablo aslında toplumsal yapının düşünme biçimlerimizi büyük oranda şekillendirdiğini, diğer bir değişle zihni gelişimimizin önemli bir yapı taşı olduğunu ortaya koymaktadır.

Hafızam beni yanıltmıyorsa 2012 yılında yapılan Kartepe Ekonomi Zirvesi'nde TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu konuyu gündeme taşımış ve Güney Kore - Türkiye karşılaştırması üzerinden dikkat çekici tespitlerde bulunmuştu. 1980'lerin başında aynı düzeyde olan iki ülkeden, 50 milyonluk nüfusuyla Güney Kore'nin dünyanın 14. büyük ekonomisi olduğunu, bu başarının 26 milyon çalışan ile sağlandığını, Türkiye'nin ise 74 milyon nüfusuna karşın 26 milyon çalışanı olduğunu ifade etmiş; Türkiye'nin özellikle kadın istihdamındaki eksiklik nedeniyle potansiyelini kullanamadığının altını çizmişti.

TÜİK’in 2015 yılı hanehalkı işgücü araştırması sonuçları da ilgili görüşü destekler doğrultudadır. Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki nüfus içerisinde istihdam oranı %46 düzeyindeyken, cinsiyete dayalı incelemede erkeklerin %65, kadınların ise sadece %27,5 oranında istihdama katıldığı görülmektedir.

Avrupa Birliği ülkeleri incelendiğinde ise İsveç’in %74’le en yüksek, Yunanistan’ın %42,5’le en düşük kadın istihdamına sahip ülkeler olduğu; AB ortalamasının da %60,4’e tekabül ettiği görülmektedir.

Ülkemizde kadın istihdamının düşük kalmasının çeşitli sebepleri bulunmakla birlikte sorgulanması gereken öncelikli husus, Avrupa standartlarında yasal altyapı oluşturulmasına rağmen kadına yönelik eşitlikçi bakış açısının zihinlerde neden yaratılamadığıdır.

Türkiye’de kadın istihdamının eğitimle artacağı kamu, sivil toplum, özel sektör olmak üzere tüm paydaşlar tarafından ifade edilmekte ve herkes elini az ya da çok taşın altına koymaya çalışmaktadır. Şüphesiz eğitim arttıkça işgücüne katılım da dikkate değer oranda artmaktadır. Okuryazar olmayan kadınların işgücüne katılım oranı %16'larda kalırken, lise altı eğitimde oran %27'lere, lise mezunlarında %33'e, mesleki veya teknik lise mezunlarında %41'e, yükseköğretim mezunlarında ise %72 düzeyine yükselmekte; elde edilen gelir de eğitime paralel artış göstermektedir.

Bu durum istihdam ile ilgili tabloda, eğitimin önemini ortaya koymakla birlikte yükseköğretim altı eğitim seviyesinde işgücüne katılımda atılması gereken adımların da varlığına işaret etmektedir. Rakamların ötesine bakıldığında ise önemli sorunlardan birinin kadınlarımızın kalifiye işgücü seviyesine geçmesini engelleyen, sektörel ayrımlar yapmasına neden olan bakış açısı olduğu anlaşılmaktadır.

Eğitim seviyesi yüksek beyaz yakalı kadınların iş bulma konusunda çoğu sektörde erkeklerle eşit düzeyde yarışabildiği günümüz iş dünyasında, cam tavan vb. engelleri de gözden kaçırmamakla birlikte asıl sorunun mavi yakalılarda olduğu görülmektedir. İşkur ve diğer istihdam bürolarının mavi yakalı işgücü ilanları incelendiğinde forklift operatöründen kaynakçı, tornacıya kadar çok sayıda ilan bulunmakla birlikte, bu vasıflara sahip kadın işgücü ne yazık ki yeterli oranda bulunamamakta, bu da kadın emeğini belirli alanlara hapsetmektedir.

Yarıştığımız Avrupa, Kuzey Amerika ve bazı Uzakdoğu ülkelerinde meslekler genel olarak cinsiyet eşitsizliği bağlamında değerlendirilmezken, ülkemizde çoğu mesleki faaliyet "erkek işi" olarak tanımlanmakta ya da en azından öyle algılanmaktadır.

Sonuç olarak yasal mevzuat Avrupa standartlarında olsa dahi iş hayatına dair bakış açısı değişmediği sürece kadınlarımızı istihdama katmak kolay olmayacak, özellikle düşük eğitim seviyesindeki kadınlarımız istatistiklerin ücretsiz aile işçileri kategorisinin ötesine geçemeyecektir.

 

Güçlü Türkiye, çalışan, üreten, güçlü kadınlarla olur.

Bu sebepten;

Güçlü Türkiye'nin inşasına daha fazla kadın eli değmeli!