21 Kasım 2017 07:30

Mustafa Sabri Beşer msbeser@gmail.com

İnandığın gibi yaşamak veya yaşamamak… İşte bütün mesele burada…

Bir önceki yazıda “Ilımlı İslam kadınsı mı?” başlığı ile kaleme aldığım yazıma çok sayıda olumlu ve olumsuz eleştiri aldım.

Olumsuz eleştirilerin ortak noktası genellikle modern ülkelerin kadınlarının bizim sözünü ettiğimiz kadın tarzından çok farklı olmasına rağmen bu ülkelerin bilim ve teknolojide çok ileri gittikleri yönündeydi.

Hatta bir okuyucum Japon kadınlarının artık kimono giymediklerinden bahisle Japonların hiç de geri kalmışlık hali olmadığını, dolayısıyla Ilımlı İslam ve kadın üzerindeki tespitlerimin yersiz olduğunu belirtiyordu.

Aslında bu eleştiriler tam da benim anlatmak istediğim noktaya temas ediyor.

Şöyle ki: Batı kadını veya daha da müşahhaslaştıracak olursak Japon kadını inandığı gibi, inançlarının doğrultusunda yaşıyor. Batı kültürü kadını görmek istediği gibi toplumsal hayatın içerisine itiyor.

Onu nasıl görmek istiyorsa o şekilde davranıyor ve batı kültürünün kadını da kendisine yüklenen misyonu hakkını vererek yerine getiriyor.

Oysa eğer İslam’dan söz ediyorsak, İslam’da kadından söz ediyorsak bizim mihenk taşımız Kur’an’ı Kerim ve Sünnet olmak zorundadır.

Bunu pek tabi söylememizin yegâne sebebi Müslüman bir toplum olduğumuz için. Her fırsatta “bende Müslümanım elhamdülillah” diyebilen, dahası kimlik kâğıdında dini “İslam” yazan bir millet olduğumuz içindir.

Dolayısıyla bizim gerek kadın gerekse diğer konularda mutlaka Kur’an’a ve Sünnete müracaat etmemiz gerekmektedir. Kur’an ve Sünnet ’in bu konudaki ölçüleri de bellidir.

Bu ölçüler dışında, yani inandığımızı ve iman ettiğimizi belirttiğimiz Kur’an ve Sünnet dışında yapılacak her hareket ve davranış bizim inandığımız gibi yaşamadığımız anlamına gelecektir.

Ve inanmadan yapılan her işte olduğu gibi bu konuda da başarısız olunması kaçınılmazdır.

İnsan bir işe inandığı ölçüde, inandığı şekilde yaşadığı sürece başarılı olur.

Batı, eğer bugün başarılı ise inandığı ölçüler içinde yaşadığı için sözüm ona başarılıdır. İnancındaki samimiyet ölçüsünde de başarı derecesi artacaktır. Tabii her neye inanıyorsa…

Aynı şekilde inançsız ve samimiyetsiz yapılan işler de akim ve başarısız olacaktır.

Batı ya da okuyucumun zikrettiği gibi Japonya merkezinde ileri devletler batıl davası için inancının yanlış olmasına rağmen duruşundan taviz vermiyorken biz Müslüman olduğumuzu söylememize rağmen başarılı olamıyoruz!

Oysa biz inandığımızı söylediğimiz inancın emirlerine riayet etmek yerine onları örnek alarak her şeyimizle onlara benzeyerek Rabbimizi, Rasulullahı, değerlerimizi bir kenara bırakıp onlara benzeme konusunda adeta yarışa girebiliyoruz!

Önce bunu sorgulamamalı mıyız?

Şöyle kurgulamaya çalışalım; yanı başımızda bizi çok sevdiğini ifaden birisinin var olduğunu düşünelim. Bizim için her şeyi feda edebileceğini ve yapabileceğini söylemesine rağmen arkamızdan canımıza kast eden düşmanlarımızla bir olup onlarla vakit geçiriyor olsa ve onlar gibi yaşasa ne deriz?

Herhalde çok doğal bir reaksiyon gereği vicdan sahibi kişiler olarak bunu kaldıramayız değil mi?

O halde, Müslüman olduğumuzu söyleyecek, başımız dara düştüğünde yaratanın kapısını çalacak ve iman gereği en sevdiğimizin Allah olduğunu, itaat olarak Peygamberin ümmeti olduğumuzu dile getireceğiz ama iman ettiğimizin ve itaat ettiğimizin emirleri doğrultusunda bir hayat idame ettirmeyeceğiz.

Sözleri ile davranışları birbirini tutmayan kimse için Anadolu’muzda bir tabir vardır; “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!”

İleri düzeyde olan toplumların ahlakı ile ahlaklanırsak, onların kültür ve inanç libasları içerisine girersek iman ettiğimiz ve en sevdiğimizi söylediğimiz bizi bize bırakır mı zannediyoruz?

Unutmayalım! Allah ihmal etmiyor imhâl ediyor!

Biz hem bir taraftan Kur’an ve Sünnete inandığımızı iddia ediyoruz bir taraftan da bu mihenk taşlarına muhalefet edercesine yaşıyoruz. İşte bu nedenledir ki “Üstü Şişhane, altı Tophane” diye bir deyim bile türemiş edebiyatımızda.

İnandığımız gibi yaşadığımız sürece hangi kimlikle içtima-i hayatta olursak olalım inancımız gereği şeklinde hareket eder ve davranış sergileriz.

Yani inandığımız gibi yaşamıyoruz, inandığımız gibi yaşamadığımız için inandıkları gibi yaşayanlar gibi başarılı olamıyoruz.

İnandığın gibi yaşamak veya yaşamamak… İşte bütün mesele burada…