22 Eylül 2017 18:24

Osman DİYADİN o.diyadin@hotmail.com

Dün Abdülhamit’e bugün Erdoğan’a karşı İstanbul’a yürüyenler!

Kemal Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının sözde adalet için arkalarına almaya başladıkları gayri milli unsurlarla İstanbul’a yürümeleri gündemdeki yerini korurken, tarihten bir olay aklıma geldi…

İsmi ‘Hareket Ordusu!’

‘Sözde Meşrutiyeti ‘ korumak  adına Selanik’ten İstanbul’a başlatılan yürüyüş sonrası  Sultan Abdulhamit’in ‘Müslüman Müslümana kırdıdrılmasın’ diye karşılık vermemesi üzerine tahtan indirilmesi ile sonuçlanan süreç…

İşte o gün  aralarına Ermeni’si, Rum’u, Sırp’ı, Yahudi’sini alarak Abdülhamit’i tahtan indirmek  için yürüyorlardı..

Bugünde ‘sözde adalet’ i getirme  adına  aralarına PKK’lı, HDP’li, FETÖ’cü, DHKPC’li hepsi Kemal bey ile yürüyor…

Tarihi olayın  özetle anlatımınında uzunluğu biraz  zamanınızı alacak  ama  gelin  okuyalım…

Çünkü tarihten öğrenmemiz ders almamız gereken  çok şey var;

                                        ***

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti etkisini bütün devlet kurumlarında ve işlerinde göstermeye başladı.

Cemiyetin perde arkasından denetim yoluyla iktidarı yönlendirmek istemesi ve Sadrazam Kamil Paşa ile ters düşerek, baskı yapmaya başlaması üzerine saray, cemiyet ve hükümet arasındaki iktidar mücadelesi 1908 yılının Ağustos ayından itibaren gittikçe büyümüştü!

Bu da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tutumuna karşı geniş bir muhalefet hareketinin doğmasına sebep oldu. Sonuçta, İstanbul’da tarihe “31 Mart Vakası” adıyla geçen askeri isyan başladı.

İstanbul’da bulunan ve Meşrutiyetin bekçisi kabul edilen Avcı taburları ki bunların görevi meşrutiyet idaresini muhafaza etmekti, isyan ettiler.

11 gün boyunca şehri kasıp kavuran olaylar sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelenleri ortalıktan kaybolmuşlardı.

Kimisi siyah gözlükler ve şapkalarla tebdil-i kıyafet edip savuşmuş kimisi de cemiyetin merkezi olan Selanik’e gitmek üzere Rumeli’ye geçmişti.

Müthiş bir algı operasyonu başlatılmıştı!

 31 Mart 1325’te (Miladi 13 Nisan 1909) başlayan isyanın haberi aynı gün İsmail Canbulat Bey’in cemiyet merkezine “Meşrutiyet mahvoldu!” şeklinde çektiği bir telgrafla ulaştı.

Ayaklanma başladığı sırada İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gücünü koruduğu Selanik ve Manastır başta olmak üzere Makedonya’da ve III. Ordu Merkezinde büyük bir panik ve heyecan baş gösterdi.

Cemiyet bu isyan sonunda tam bir yenilgi içindeydi fakat genç subaylar arasında “mutlaka bir şey yapmak gerek” fikri egemendi.

Bu subayların hissiyatına tercüman olan Selanik’teki III. Ordu komutanı Mahmud Şevket Paşa 31 Mart’a karşı kesin bir tavır aldı…

İsyanın bastırılması kararlaştırıldıktan sonra Mahmud Şevket Paşa’nın teklifiyle Selanik’te bir miting yapılması, böylece kamu oyununda harekete geçirilmesi konusunda karar alındı…

Bu çağrı üzerine “Selanik Hürriyet Meydanı”nda Türk, Rum, Sırp, Arnavut, Bul­gar, Ulah, Makedon,  Ermeni ve Yahudilerden oluşan yaklaşık 20-30.000 kişiyi bulan bir kalabalıkla miting gerçekleştirildi.

Burada yapılan konuşmalarda sözde  Meşrutiyetin tehlikede olduğu, İstanbul’da gerici ve yobazların rejimi tehlikeye soktukları belirtildikten sonra "Silâh başına arş İstanbul'a!" sloganlara atıldı!

Öyle ki mitingde konuşanlar arasında daha sonra Sultan Abdülhamit’in halini tebliğ eden heyette bulunacak olan Emmanuel Karasu Efendi de vardı.

Düğmeye basılmıştı!

Ardından III. Ordu’dan bir fırka oluşturulmaya başlandı ve komutası Hüseyin Hüsnü Paşa’ya verildi. Ordunun genel komutanlığını ise Mahmud Şevket Paşa yapmaktaydı.

Selanik’ten İstanbul üzerine yürüyecek bu kuvvetlere verilecek isim konusunda “Hareket Ordusu” tabirinin kullanılması kabul edilerek, basına ve hükümete verilen beyannamelerde bu isim kullanıldı.

Sözde Meşrutiyeti korumak için Rumeli’deki azınlıklar da Hareket Ordusu’na dâhil edilmeye başlandılar. Müslim, gayri Müslim birçok sivil bu orduya gönüllü yazıldı. Böylece Hareket Ordusu Arnavut, Bulgar, Rum, Sırp, Make­don vb. milletlerden oluşan çeşitli etnik unsurlarla birleşerek Rumeli’den İstanbul üzerine yürümeye ant içti.

Öyle ki;

Gönüllüleri idare edenler arasında Yane Sandanski, Paniça, Çirçis. Kapitan Keta, Krayko gibi Meşrutiyetten ön­ce devleti Balkanlar'da uğraştıran çete reisleri de vardı...

"İttihâd-ı anâsır" düşüncesin­den hareket eden İttihat ve Terakkî Ce­miyeti, mümkün olduğu kadar çeşitli mil­letlerden gönüllüleri orduya almayı uy­gun görmüştü.

Açıkçası  Hareket Ordusu son derece kozmopolit bir yapıdaydı!..

Bu  yürüyüşün  finansı için paralar toplandı.

Kurmay Binbaşı Muhtar Bey kumandasındaki öncü birlikler hiçbir direnişle karşılaşmadan 16 Nisan'da Çatalca'ya ulaşırken İstanbul’da karışıklık ve kararsızlık devam ediyordu.

Sultan Abdülhamit de bu gelişmeler karşısında birtakım adımlar atmış ve Tevfik Paşa başkanlığında bir kabine kurmuştu.

Hareket Ordusu İstanbul kapılarına dayanmış durumdaydı. Bunun sonucu olarak Meclis-i Mebusan hükümetle beraber, ordunun İstanbul’a girmesini önlemek için arabulucu heyetler göndermeye karar verdi. Bir heyet askere nasihat için Çatalca'ya gönderildi.

Hükümet ayrıca azınlık mebuslarından bir heyeti Çatalca'ya yolladıysa da bir so­nuç alınamadı. 

İstanbul'a yaklaştıkça büyüyen Hareket Ordusu’nun arasında 4000 bin Bulgar, 1200 Rum, 8000 Arnavut, 850 Rum, 700 Yahudi bulunmaktaydı. Hatta, Ermeni Taşnaksutyun Komitesi 7-8 kadından oluşan bir heyeti Hareket Ordusu’na gönderdi.

Yeşilköy'e yerleşen Hareket Ordusu, hükümete baskı yaparak 31 Mart Vakası’na karışan askerlere Rumeli kuv­vetlerine karşı koymamaları için teker, teker yemin ettirdi.

Tüm bunlar yaşanırken Hareket Ordusu 1. Fırka Komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa tarafından Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisi İzzet Paşa'ya ve İstanbul halkına hitaben bir be­yanname neşredildi.

Beyannamelerde Meşrutiyet’e darbe vuranların şiddetle ceza­landırılacağı, kaldırılan anayasanın yeni­den yürürlüğe konulacağı, halka doku­nulmayacağı, ordunun vatanın selâme­tinden başka bir şey düşünmediği belir­tiliyordu.

Beyannamenin yayımlanması üzerine Hassa Or­dusu kumandanı Nâzım Pa­şa ve bazı kumandanlar, Hareket Ordusu'na silâhla karşı konulmasına dair Sultan Abdülhamit’e teklifte bulundular.

Abdülhamit öyle bir adam di ki;

Asker arasında kan dökülmesini iste­mediğini, Müslüman’ı Müslüman’a kırdıramayacağını söyleyip  teklifi ret etti.

Ayrıca  bu hareketin İstanbul’da kanlı çarpışmalara sebep olabileceğini; gayr-i Müslimleri koruma bahanesiyle büyük devletlerin İstanbul’a asker çıkarabileceğini düşündü.

Nitekim gelişmeleri dikkatle takip etmekte olan İngiliz, Fransız ve İtalyan’lara ait filoların Antalya ve Mersin açıklarında görülmekteydi.

Bu durum da Sultan Abdülhamit’in neden Hareket Ordusu’na karşı silah kullanmadığı sorusunu  cevaplayan bir nedendi...

Sonunda 22 Nisan'da ordunun asıl kumandanı olan Mahmud Şevket Paşa Yeşilköy'e gelip kuman­dayı devraldı.  Meclis-i Millî ve  Yıldız Sarayı karşı koymaksızın Hareket Or­dusu kumandanlığının isteklerini kabul ederek 24 Nisan’da âdeta teslim oldu. Böylece İstanbul tamamıyla ele geçirilmiş oldu. Aynı gün Hareket Ordusu ku­mandanlığı İstan­bul'da sıkıyönetim ilân etti. (Yürüyüşte iki taraftan da çok sayıda insan öldü ve yaralandı) 

Ve..

Meclis-i Millî, 27 Nisan günü yaptığı görüşmelerin sonu­cunda 33 yıldır Osmanlı tahtında oturmakta olan II. Abdülhamit’in hal’ine karar ver­di. Heyetin başkanı Esat Paşa Sultan’a “ Biz Meclisi Mebusan tarafından geldik. Fetvayı şerif var. Millet seni hal etti’ sözleri ile 33 yıllık saltanatının sona erdiğini tebliğ etti. 

Son derece sakin olan Abdülhamit'in sözleri şu oldu;

‘Bu işi ben yapmadım. Sebep olanları millet arasın bulsun. Ben milletimin iyiliği için çok çalıştım. Hepsi mahvoldu. Hepsinin üstüne sünger çekildi. Müsebbiplerini varsın millet bulsun' 

Şehzade Reşat Efendi, V. Mehmet unvanı ile tahta çıktı…(1)

Sonuç ne oldu?

Meşrutiyeti korumak için yola çıktığını söyleyenler meşrutiyeti ve Sultan Abdülhamit’i hal edip görevlerini yaptılar!..

Osmanlıyı bitirdiler!..

                                              ***

Peki Sonra ;

Abdülhamit'in  o gün yalnız bırakılması büyük pişmanlık oldu..

1918’de vefa ettikten sonra O’nu divan yolundaki türbesine defnederek Ahiret’ e yolcu ederlerken “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Ulu Hakan?” diyerek ağıt yaktı…

Kendisine karşı en çirkin ve şiddetli muhalefeti göstermiş bulunanlar bile, zamanla ve arkasından sökün etmiş olan faciaların ikazıyla uyanarak nedamet hislerini terennüm etmişlerdir.

II.Abdülhamid’e en şiddetli eleştirileri getiren İttihatçıların önemli isimlerinden Rıza Tevfik, pişmanlığını şu mısralarla ifade ediyordu.

Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günahına.

Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca Sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî Padişâhına.

“Pâdişah hem zâlim, hem deli” dedik,

İhtilâle kıyam etmeli dedik;

Şeytan ne dediyse, biz “beli” dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına. 

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına. 

Nadimlerden biri olan Süleyman Nazif de hislerini şöyle ifade ediyordu;

Kaç zamandır gelmemişken yâda biz;
İşte geldik Sen’den istimdada biz;
Hasret olduk eski istibdada biz!..
 

Sözün bittiği cümle değil mi?..

Son pişmanlık fayda etmiyordu tabiki!..

                                         ***

Evet sevgili okurlar…

O gün Selanik’den İstanbul’a yürüyüşün öyküsü  ve sonuçları işte böyle…

Dün Sultan Abdülhamit…

Bugün Reis Recep Tayyip Erdoğan…

Karşılarındaki güç;

O gün Hareket Ordusu ve yan unsurları..

Bugün K.K.’nin CHP’si ve  yan unsurları..

Ama unutulan bir gerçek var;

O dönem siyonizm  krizlerle boğuşan  Osmanlı üzerinde en güçlü dönemini yaşıyordu,ülkemiz içinde olağanüstü işbirlikçileri vardı.

Hedef Osmanlıyı içeriden  çökertmekti!..

Selanik'ten İstanbul'a yürüyüş işte buydu...

Ülkemizde ordu dağınık,millet arasında birlik ve beraberlik kaybolmuştu.Hükümet krizi yaşanıyordu.Ordu bölünmüştü.Osmanlı gerileme dönemine girmişti. Büyük bir deha olan Sultan Abdülhamit'in tek başına gayreti yetmiyordu..

Ama şimdi tablo öyle değil..

Şimdi Türkiye Cumhuriyetinin yeniden yükseliş dönemine imza atarken geçmişteki olayları çok iyi analiz edip 'TARİH TEKERRÜR ETMEYECEK' diyen arkasında dimdik milletin durduğu Recep Tayyip Erdoğan gerçeği var..

O nedenle Erdoğan’ın bugün dünya ya, ülkeye bakış felsefesi Sultan Abdülhamit’ten öte Muhteşem Kanuni gibi…

Neydi Kanuni dönemi özetle;

Osmanlı devleti hem doğuda hem de batıda ekonomik, siyasi ve askeri yönden güçlü bir duruma geldi. Çıkarılan birçok isyan  bastırıldı.

Doğu’da ve Batı’da uzun seferlere çıkıldı. Doğu’da İran, Batı’da Macaristan ve Avusturya, denizlerde ise Venedik, Papalık, Şarlken, Rodos Şövalyeleri, Malta, İspanya ve Portekiz’le  başarı ile savaşıldı. Viyana kuşatıldı. Fransa’ya  dahi ise yardım edildi. Osmanlı’nın Avrupa’daki hakimiyeti güçlendi, önemli bir denge unsuru haline geldi.

Bu nedenle Avrupalılar onu Muhteşem Süleyman, biz ise yaptığı kanunlardan dolayı Kanuni unvanıyla tanırız..

İşte Recep Tayyip Erdoğan felsefesi bu!..

O nedenle bu yürüyüşler nafile çabalar!..

Yaşadık,hep baraber  gördük.

Bugün milletin desteği ile;

Gezi ,17-25  kumpası, Mit tırları olayı,15 Temmuz darbe girişimi gibi isyanların başarı ile önleyen...

Büyüyen  gelişen, dünyaya karşı başını dik tutan  karşısındaki güç ne olursa olsun doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen...

Ortadoğu’daki olaylara kayıtsız kalmayan.sınırlarının güvenliğini korumak için askeri güç kullanmasını bilen...

Kimsesizlerin kimsesi olmak için çalışan...

Var...

O nedenle;

Kemal bey İstanbul'a ulaşmadan yani yol bitmeden bu gayri milli bazı unsurların da katılımı ile süren  bu yürüyüşünün bu ülkeye zarar vermemesi gerektiğini çok iyi düşünmeli…

Allah korusun yarın hesabı verilmez!..

Altında kalırlar!..

Daha bir yıl  olmadan 15 Temmuz’dan ders alınmadığını gösteren, Türkiye’nin en çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç olduğu bir dönemde bütün gayri milli unsurların  yürüyüşe  katılması kime hizmet?

ABD’nin, Almanya’nın, AB’nin ve NATO’nun Türkiye üzerindeki emellerini hala görmek istemeyip, içeriden milleti ayrıştırmaya yönelik bu yürüyüş  kimler için?

Bakın;

Sağcısı,solcusu,demokratı, muhafazakarı, milliyetçisi,ulusalcısı yani kim hangi görüşten olursa  olsun Türkiye Cumhuriyeti Devletinin birlik ve beraberliğinin, ilelebet varlığının üzerinde  hiç bir güç  asla  olamaz..

Olursa söyleyeceğimiz tek söz şudur; 

Kimse adaleti öğretmesin bize, ihanet edene merhamet edilmez artık bizde…

 

kyn;1999.Diyanet İslam Ansiklopedisi, “Hareket Ordusu” maddesi, c.16,Tamim-i Hürriyet Gazetesi, Nr. 6, 15 Nisan 1325.Hürriyet-i Ceride Gazetesi, Nr.31, 9 Nisan 1325, Yakın Tarihimiz Dergisi, “31 Mart ve Hareket Ordusu”, Fasikül 23.