21 Kasım 2017 07:27

Mustafa Sabri Beşer msbeser@gmail.com

Devletin motor gücü…

Niye biz her yıl hep aynı konuları tartışıyoruz?

Tüm dünyanın kabul ettiği uluslararası kurumlarda başkan düzeyinde bizden bir yönetici niye yok!?

Eskiler “rical” yani “değerli insan” yetiştirirken biz niye “işporta adamı” bolluğunda boğuluyoruz!

Toplumsal bir bilinç değişimine ihtiyacımız var. 

200 yıldır yokluğunu hissettiğimiz kaliteli insan sorununu bugün de yaşamaktayız.

Bilimsel buluşlara imza atan, yeni icatlar yapan kaç tane bilim adamımız var? 

Kaç tane Nobel ödülü almış bilim adamımız var?

Uluslararası arenada söz sahibi kaç tane profesörümüz var?

Uzun zamandır yazılarımda yukarıdaki cümleler çerçevesinde ülkemiz ve milletimiz için bazı serzenişlerde bulunuyorum. Serzenişlerime yönelik olumlu-olumsuz reaksiyonlar geliyor. Herkes kendince müsebbip tespit edip nedenini söylemeye çalışıyor lakin herkesin atladığı asıl sebep zikredilmiyor!

Burada biraz duralım ve geçmiş geleceğin aynasıdır düsturu ile tespitler yapmaya çalışalım.

Dinamizmini her alana ve her coğrafyaya taşıyabilmiş olan Osmanlı Devleti en az dört yüz sene dinamik kalabilmiştir.

Büyük başarılar için örnek verilmek gerektiğinde hemen herkesin hemfikir olduğu Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren yaptığı bütün büyük hamlelerin kaynağını imanından, inancından, dininden alarak dinamik kalmış ve dinamizmini her alana yaymıştır.

Devlet ve otorite denkleminde bu sonucu ele aldığımızda görüyoruz ki; İslâm dinamik bir unsur ve özlediğimiz kuvvet kaynağı olarak çok net bir şekilde karşımızda.

Osmanlı’nın bir kızıl elması vardı: “İlayi Kelimetullahı tüm cihanda payidar kılmaktı.”

Osmanlı bu amaç uğrunda inançlarının gereğini getirerek zamanının süper gücü olmayı başarmıştı. Toplum ve devletin nabzı bu amaç uğrunda birlikte atıyor, hem toplum hem de devlet bu amacı gerçekleştirmek için üzerine düşen görevi bihakkın yerine getiriyordu.

Kızıl elma ülküsünü yerine getirmek için Osmanlı toplumu ve devletinin itici gücü her zaman “din” tandanslı olmuştur.

Toplum dini değerler üzerine yaşayıp evlatlarını bu temelde yetiştirirken devlet de kanun ve nizamını şeriattan yani dinden alıyordu.

GELECEĞE BİR ŞEYLER BIRAKMANIN YOLU…

Bugünlerde hep kalkınmadan ve direniş ile birlikte dirilişten bahsediyor, her alanda teyakkuz durumunda olmamız gerektiğinden dem vuruyoruz.

Amenna… Bunda hepimiz hemfikiriz.

Ama bunu gerçekleştirmek için başvurduğumuz kaynaklarda sıkıntı var. Yaklaşık 400 yıldır (300 yıl Osmanlı’nın son dönemi, 100 yıl da Cumhuriyet dönemi) sıkı bir batı mukalliyetçiliği içinde yeniden süper güç olmaya, kızıl elma ülkümüze ulaşmaya çalışıyoruz!

Ama maalesef bir arpa boyu yol aldığımız söylenemez…

Tarihimizde net olarak önümüzde duran kuvvet kaynaklarını ihya edebilirsek başarılı olacağımız aşikâr. Dini ve tarihi kuvvetin desteği ile eğitim, bilim, ekonomi, teknoloji üzerine eğilmişliğimiz milli bir vücut oluşturacak ve Allah da bizimle olacaktır.

Şu ya da bu modele gerek duymaksızın eğitim, kültür, ekonomi ve teknolojik sistemlerimizle kalkınmamız hem anlam kazanacak hem de sağlıklı sonuca ulaşacaktır.

Dini, tarihi ve bunlardan kaynakla yaşatılmaya çalışılan geleceğimiz ihya ola ola büyüyecektir. Ekonomistler, eğitimciler, siyasetçiler; din adamları ve sosyologlarla el ele hadiselere yaklaşmalıdırlar.

Dini ve sosyal bünyeyi nazara almadan kalkınmaya kalkışmak, tek kanatlı bir uçakla uçmaya benzer ki bunun sonunun hezimet olacağını en ebleh olanlar dahi bilir.

Devlet liderimizin milleti ve ülkesi için vatanı eskisi gibi seküler kişiliklere bırakmamak için bütün zamanı ve şahsiyetiyle bedel ödediği ortadır.

Eğer gelecek nesillere bir şeyler bırakmak istiyorsak (toplum olarak bu gidişle bırakamayacak gibi duruyoruz!) bir an önce dini ve sosyal bünyeyi nazara alan politika ve projeler geliştirerek toplum olarak da bedel ödemekten kaçmaksızın sahiplenen bir tavır sergilemeliyiz.

SOSYAL MEDYA TAKİBİ İÇİN