21 Kasım 2017 07:26

Mustafa Sabri Beşer msbeser@gmail.com

Anne-baba, müftü-nikâh, isli bıçak-eşek; çık işin içinden..

Zihnimde belirlemeye çalıştığım konu seçkisi ile bilgisayar başındayım. Konuların netleşmesi ve doğrulanması adına masamda kitaplar, bilgisayarda ilgili sayfalar açılmış, beslenilmesi gereken kaynaklar taranmaya başlanmış durumda. Yazmayı hedeflediğim konular doğru kaynaklardan gelecek yönlendirmeler ile birlikte vücut bulmaya çalışacak.

Konunun ihtisası değilim lakin herkes gibi ben de sosyal hayattaki iletişim ve ilişkilerden yola çıkarak tespitler yapmaya çalışıyorum. Anne-baba ve kardeşler üzerine yoğunlaştığım bir konuya dair taramalar yapmaya başladım. Niyetim her kardeşin aynı anne-baba tarafından yetiştirilemediğine dair savımı güçlendirecek ve destekleyecek bilgilere ulaşabilmek.

Müftülüklerin nikâh kıyma meselesine çok farklı bir perspektiften bakarak; “müftü” ve “nikâh” meselesinin fırsata döndürülerek son günlerde eğitimde ve kültürde yaşanılan elim durumların giderilebileceği yönünde fikirler paylaşmak ise bir başka yazmayı arzuladığım konular arasında.

Tam bu esnada vuku bulmuş bir meseleden dolayı ara verip ortam değiştirmek durumunda kaldım. Yeni ortamda ise vuku bulmuş olan olayın katmerlenmesi sürecine istemeden de olsa şahit olmuş oldum. Dahası şahit olmakla kalmayıp meselenin müdahilleri arasında buldum kendimi ve bilirkişi ya da en azından fikri sorulacak kişi durumunda iken suçlanan kişi oldum. Pek tabi zihin iyice dağıldı ve bu ortamı sessiz sedasız bir düşünce girdabında terk etmeyi münasip gördüm.

Belirli bir zaman dilimini geçirmeyi deneyerek yeniden yazmayı planladığım konuları canlandırmak düşüncesi ile bilgisayar başındayım. Lakin heybemdeki yeşeren konular cılızlaşmış, zihnim ise darmadağın olmuş durumda.

KISSADAN HİSSE

Sosyal medya çağının toplumları olmaya doğru hızla değişim içerisindeyiz. Bazen gördüklerimiz bizi hayrete düşürürken bazen yol gösterici enstantaneler ile karşılaşarak çeki düzen verme ihtiyacımızın olduğunu fark ettiriyor.

Her ne kadar sosyal medya mecrasında bilinçli ve profesyonel bir katılımcı ve kullanıcı olamasam da bilgisayar başında olmanın kolaylığı ile dağılmış olan zihnin toparlanabilme umudu ile bu mecranın kapısını çalmış bulundum. Mecradaki gezinti esnasında rast geldiğim bir hikâyecik girdap içinde çırpınan zihnimi iyice zedeledi. Bu hikâyeciği buraya alarak sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer. Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır.

En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar verir.

Bütün komşularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığında, sesini keser.

Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.

Bir vakit sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!

Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü yük ile kuyudan çıkmanın sırrı, bu yükü silkeleyip bir adım yükselmektir.”

YA ŞARTLARA TESLİM OLACAĞIZ YA DA…

Çok çabuk bıkıyor, usanıyor, yoruluyor, umutsuzluğa düşüyor ve başladığımız işi yarım yamalak bırakıp vazgeçiyoruz. Bazen de bizi korkularımız, kuşkularımız, umutsuzluklarımız ve tembelliklerimiz durduruyor.

Tıpkı hikâyedeki gibi seslenmek icap ediyor; ”hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü yük ile kuyudan çıkmanın sırrı, bu yükü silkeleyip bir adım yükselmektir.”

Ümitsizliğe düşmek, ye’se kapılmak zaten iman dışı bir tavır olarak kabul edilir.

Her koşulda bizi mutlu edebilecek küçük şeylere dahi tutunarak yola devam etmek ve sebat etmek en hayırlı sonuçları bize yaşatacaktır.

İnsanız, duygulardan müteşekkil varlıklarız, zaman zaman bıkkınlık, yorgunluk, yılgınlık olabilir. Başarısızlıktan, yenilmekten, incinmekten, kırılmaktan, kızmaktan, çalışmaktan, üretmekten, başarmaktan, hatta yaşamaktan bile gına gelir.

Bizi bunaltmak, ezmek, yıkmak, yormak için tüm dünya işbirliği yapmış da üzerimize abanmış gibi hissederiz. Bu koca dünyada tek başımıza kaldığımızı düşünürüz.

Eşek misali kör bir kuyunun muhatap aldığı yitik yürekler olarak görürüz ve yaşarız.

Bitmiş, tükenmiş, incinmiş, yıkılmış hissederiz. Bizi dinleyenlerin olmadığını, var olduğunu söyleyenlerin de anlamadığını düşünürüz. Bu düşünceler girdabında yalnızlaştıkça yalnızlaşır melankolik tavırlar sergilemeye başlarız.

Tutunmak ve direnmek ise içimizde bir yerlerde yokolası şekilde sessizleşir. Kaçıp kurtulmak isteriz ama neyden olduğunu dahi bilmeyiz. Ya şartlara teslim olup çürüyecek, ya da direnip o yıkılış anını dirilişe çevireceğiz.

Yarışın ilk hedefi insanın kendisidir, inat ve sebat ile yol alışıdır ve dahi duasıdır.

Hayat; ambalajından çıkarılarak yıkanmamış bıçağın is lekesi bıraktığı peynir dilimini yemek gibi ya da boşalan su bardağını sürekli doldurmak gibi bir şey!

Yazmayı arzuladığım konuların çok dışında bir yazı kaleme almış oldum. Bir sonraki yazımda inşallah “müftü-nikâh” ve “anne-baba-kardeşler” konuları ile yeni fikirlerin inşa edilebildiği konuları yazacağım.

Bu sefer, merkeze kendimi oturtarak düşünceden kelama, kelamdan kaleme bu cümleler yansımış oldu.

SOSYAL MEDYA TAKİBİ İÇİN